İki kardeş babalarının ölümüyle daha da yakınlaştılar. Büyük küçüğü kollamaya; küçük de büyüğe saygıda kusur etmemeye dikkat ediyordu.
Babaları vefat etmeden önce iki oğluna mahsulü ikiye bölmüş ve adaletli olmalarını sıkı sıkıya tembih etmişti. İki kardeş gerçekten birbirlerini çok seviyordu.
Adet olduğu üzere her hasat sonunda ürünü ikiye bölüyorlardı. Bu adet kardeşlerden büyüğü evlenene kadar devam etti.
Büyük kardeş zamanla evlenmiş ve çocuğu olmuştu. Sorumlulukları artmıştı.
Hasat zamanı yine ürün ikiye bölünüyordu. Aralarında en küçük bir problem yaşanmamıştı.
Ta ki o güne kadar...
Bekar olan kardeş böyle bir bölüşümün adaletli olmayacağını düşünüyordu. Kendisi bekardı; ama abisinin bakmak zorunda olduğu eşi ve çocukları vardı. Ama bunu ona belli etmek istemiyordu. Bu yüzden geceleri kendi ambarındaki mahsullerden çuval çuval alıp abisinin ambarına götürüyordu.
Bu arada büyük kardeş de kendi kendine "Mahsulü iki eşit parçaya bölüşmemiz hiç adaletli değil. O evlenmek üzere olan bir genç onun şu anda daha fazla paraya ihtiyacı var." diye düşünüyordu. O da geceleri kendi ambarında çuval çuval mahsulleri küçük kardeşinin ambarına götürüyordu.
Bu karşılıklı gidiş gelişler yıllarca devam etti. Ama hiçbirinin diğerinden haberi yoktu. Onlar da bir anlam veremiyordu bu duruma çünkü ürünlerinde bir eksilme olmuyordu. Aksine artıyordu.
Ama bir gece... İki kardeş sırtlarında buğday çuvalı bir birlerinin ambarına götürüyorlardı. İki ambarın orta yerinde karşılaştılar. İkisinin de sırtlarında kocaman çuvallar vardı. Olan biten anlaşılmıştı. Gözyaşları içerisinde birbirlerine sarıldılar.
Mutluluğu ve sevgiyi bundan daha iyi anlatacak öykü olabilir mi?
Mutluluk, adım atmaktır. İlk tebessümü etmektir. İlk taşı koymaktır. Mutluluk, buğday çuvalını sırtlanmaktır.